21/10/2009

Governments' Debt Sustainability after Credit Crunch

Definition of sustainable debt

Countries have reached the largest peacetime debt levels in history during the last months due to the public stimulus and bank saving operations. “According to IMF study, by next year the gross public debt of the ten richest countries attending the summits of the G20 club of big economies will reach 106% of GDP, up from 78% in 2007.”1

This article will investigate the underlying theory and relevant factors for debt sustainability with focus on the advanced economies with aging demographics. Current deficits and the expected aging costs make the issue more challenging for developed countries compared to emerging ones.

A brief summary of few underlying concepts behind government debts and fiscal policies forms the base for discussion. The implications in the current crisis will be discussed in the next section.

i) A government can pay its interests as far debt/GDP ratio is constant. This statement results in the below formula:
(r-g)*D/Y = Primary Surplus /GDP2

The formula implies that the government needs to run a surplus if interest rate (r) is larger than the growth rate (g). Deficit would be possible only if growth rate is larger than the interest rate.

If interest rate increases with D/Y and higher r leads to lower g then countries can rapidly find their public finances deteriorating. Argentina is a good example to learn from where high r (with other factors) resulted into default of the country.

ii) Second important concept to remember is the intertemporal budget constraint. Government debt plus the interest rate equal the future discounted account surpluses of debt.

Using the debt on investments which do not provide future surpluses will potentially result in defaults. i.e. Saving firms without transforming them into efficient organizations as in the case of Japan’s Zombie Firms which is seen as one of the reasons for Japan’s lost decade.9

Another observation to remember is the Public Debt as % of GDP development in the past. Traditionally countries have maintained high ratios during war time and recovered their debts in the peace. However, as Figure 1 shows; Countries maintain different levels of debt. It is not necessarily good or bad to have small debt/GDP ratio as far as it is sustainable based on i and ii.

Factors impacting sustainable debt

Above concepts shed some light on how to approach today’s issue of sustainable debt. Governments need to foster growth at a larger rate than the interest rates or run surpluses. Running surpluses means either to raise taxes, or cut spending, or monetize the debt – or most likely do some combination of all three5. Nicely said but in practice all the factors mentioned impact each other.

Monetizing the debt as the governments are currently doing i.e. printing money is typically expected to increase inflation. However, the current output gap (See Figure 2) and low demand is unlikely to create inflation in the short run. Yet once markets perceive an inflation scenario, it will be too late to react due to “time inconsistency” to revert the inflation expectations. Issuing bonds will also not be a solution as the country risk ratings due to default risk will increase as in the recent example of Greece and Ireland within the Euro area. Given the two impacts and equation (i), monetization of debt alone is obviously not a solution.

Secondly, raising taxes has a positive impact on running surpluses but will impact the growth rate. Governments need to find the right timing to increase their tax revenues not to endanger the slightly starting upturn.

Thirdly cutting spending is a key factor that helps to improve fiscal deficits. On one hand, stopping the stimulus early to recover public finances is risky at a deflationary environment. The weak private demand might not be sufficient in many economies to foster growth.10 On the other hand, loose fiscal policy as explained above might create hard to correct expectations for the mid-term.

Lastly, equation (ii) suggests that debt should be spent in areas those will bring future cash flows like transformation of the banking system, infrastructure, etc. One of the largest issues waiting the governments is the health and pension system which is estimated to increase debt/GDP ratio of EU by another 6%7. The fiscal stimulus should also support innovative solutions for the pension and healthcare system. Transformations of the system, change of retirement age are some examples which will impact the debt sustainability more than the current crisis’ burden.

03/06/2008

Nazım Hikmet'i Anmak

Özdemir İnce'nin bugünkü Hürriyet'teki yazısı aşağıdadır:

Názım Hikmet 1963’te Bugün Ölmüştü

İZMİR’deydim. Günlerden 3 Haziran değildi ama yıl 1963. Bornova’daki 57. Topçu Eğitim Tugayı’nın servis aracını uygun bir yerde durdurdum. Talim üniformalı bir teğmen olarak araçtan indim. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda epeyce yürüdükten sonra Fransız Hachette Kitabevi’ne girdim. Amacım gazete, dergi, kitap almaktı.Baktığım gazetelerden birinin birinci sayfasında 3-4 sütuna "Grand pote turc Názım Hikmet est mort en exil" ("Büyük Türk şairi Názım Hikmet sürgünde öldü") yazıyordu. O gazeteyi de aldım! 26 yaşında, eylül ayında terhis olacak bir yedek teğmendim. İlk kitabını o yıl yayınlamış ya da yayınlayacak bir şairdim. Sivil hayatta bir yıllık Fransızca öğretmeniydim. Şansımı gazetecilikte denemek istiyorum, deneyebilirdim, ama eşim hamileydi, bu nedenle öğretmenliği sürdürmek zorundaydım.Ve kuşaktaşlarımın çoğu gibi Názım’ın şiirlerinin sadece birkaçını okuyabilmiştim. Okullarda okutulmuyordu. Kendisinin de şiirinde yazdığı gibi kitapları bütün dünya dillerinde yayınlanıyor ama kendi dilinde, kendi ülkesinde yasaktı.Büyük Türk şairin sürgünde öldüğünü yazan gazeteyi öteki gazetelerin arasına gizleyip Hachette Kitabevi’nden çıktım.

ÜNLENMEDEN ÖLENLER

19. ve 20. yüzyıllar şairlerin kendilerini büyük davalara adadıkları bir çağdır. Biz sadece sonradan ünlenenlerin adlarını biliyoruz. Ya ünlenmeden hapishanelerde, işkencelerde ölenler, idam edilenler, iktidarlar ya da düşmanlar tarafından kurşuna dizilenler... Onları bilmiyoruz. Kuşkusuz sayıları ünlenenlerden çok daha fazlaydı.Hapishanelerden, toplama kamplarından, sürgünlerden geçen ünlü şairlerin, idam edilenlerin, intihar edenlerin adlarını sayalım: Attila Jozef, Geo Milev, Vapzarov, Yannis Ritsos, Pablo Neruda, Nicolas Guillen, Federico Garcia Lorca, Rafael Alberti, Názım Hikmet ve daha niceleri. Bunlardan sadece Yannis Ritsos’u tanıdım, arkadaşı oldum, hocam oldu, şiirlerinin küçük bir bölümünü Türkçe’ye çevirdim.

ŞAİR, ÖZGÜRLÜKTÜR

Öyle bir çağdı. Taa 1960’larda bile Paris’i, Londra’yı, Roma’yı sürgün şairler doldurmuştu. 1990’lara kadar. 60’larda Yunanlar, 1975’e kadar, 90’lara kadar başta Şilililer olmak üzere Güney Amerikalılar.1965’in aralık ayında, Paris’in Globe Kitabevi’nde tanıştığım Elsa Triolet de sormuştu: "Paris’te normal şartlarda mı bulunuyorsunuz?" Fransız hükümetinin burslusu olduğumu söylemiştim. "Hele şükür!" demişti.İkinci Dünya Savaşı’nı unutmayalım. Alman işgali altındaki ülkelerin şairleri direnme örgütlerinin içinde yer almış, önderlik yapmışlardı. Ren Char Fransız direnme örgütünde yüzbaşı idi.Başta Námık Kemal olmak üzere II. Abdülhamid dönemi şairleri. Daha sonra tek parti 40’larının, Demokrat Parti 50’lilerinin şairleri, 12 Mart ve 12 Eylül şairleri, Madımak’ta diri diri yakılan şairler. Şair demek özgürlük demektir. Şair özgürlüğün, adaletin, eşitliğin, kardeşliğin yalvacıdır. Hapislerden, idamlardan, sürgünlerden, zulüm altında intiharlardan sonra her zaman şairler haklı çıkar. Tıpkı Názım Hikmet gibi! Ne dersiniz, Názım hálá vatan hainliğine devam ediyor mu? Türkiye’nin ve Türkçe’nin iyilik ve hayrına vatan hainliğine devam etmeli; devam etmeliyiz!

15/05/2008

Haşmetmaap R. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Hazretleri!!!!

Kont, Dük filan...

Kayseri eşrafından tornacı hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının várisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi...

Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti...

Atatürk işte budur.

Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı, Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.

Homongoloslar bugün hálá "smokin caiz mi, değil mi" diye tartışırken, Mustafa Kemal, Batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına "fırsat eşitliği" sağlamıştı.

Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı "first lady" Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü "peri masalı"nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem...Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine:

"Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur."

Yılmaz Özdil/Hürriyet 14.05.08

04/05/2008

Abbas Yolcu!

Denizli şivesiyle yazılmış bir okur mektubu...Can Ataklı'nın Vatan gazetesindeki köşesinden aldım. Okuyun bakın kime yazılmış :))


Ula oğlum Abbas, deyiver hele yolculuk nereye?

7-8 yıl evvelisi, hani bi garambol olduydu ya, gavırlar gıriz mi ney deyyolaa. Ortalık toz duman, gavır gaymaları 2’ye, 3’e gatlandıydı, ameleler işsiz galdıydı ya, hökümet de sizlere ömür... Baktık, sen çıktıydın ortaya. Biz de, ehali, hebimiz, boyludur, bosludur, guvvatlı, yeğit adamdır, eğri yörür düz gonuşur, bizi, bundan kelli, Allah gurtarır, he bu da Allah’ın ipine sarılır deyi oyları sene verdiydik.Sen de, Allah için, koşuvedin Amarıgaya, Avropaya. Yavı uzun etmeyin gari, siz isteyin ben yapim deyivedin, gaymaları alıvedin, he bebecanı da, bu işlere takip memırı gılıvedin. Gıbrısı verivedin, hakaratları görüvedin, he şuracıkta, Irak’ta milyonlarca insancık ölüvedi, gözlerini yumuvedin, he bi de bop mu, cop mu neyin, reisi oluvedin. Ehali de parala geliyo, ortalık düzeliyo sanıvedi, her şeyi satıvedin, paraların hebisini zengine, yandaşına, kardaşına, üçkaatçıya verivedin. Vekillerin, nazırların, gözlerimizin içine baga baga göşeleri dönü dönüvedi. Emme velakin, ehaliyi fakir fukara edivedin. Derken,seçimler gelivedi. Zengine ihale, gredi, ev, toprak neyim, he, geriye ne galmışsa verivedin; fakire ekmek, pirinç, şeker, çay, yeşil kaadı, sadagaları dağıtıvedin. Ehali de, adam yokluğunda, gayrı, heç olmazsa aç bırakmeyyo deye oyları sene atıvedi. Sen de herkişin başvegili olcem deyivedin. Emme velakin, kankanı, cumhurun başı kılıvedin, güzelim yemeni neyim oracıkta duruğken, türban da türban deye dudduruvedin, hökümetin memırı, hakımı, hocası, zabıtıynan, herkişlen zıtlaşıvedin; memıra, ameleye meaşı, hastanayı he de ehtiyarlığı çok görüvedin, sizi gari, mezar paklar demeye getirivedin, emme cenaze paralarını indirivedin, üç çocuk peydahlayın deyivedin, emme, emzirik gaymasını kesivedin; pirinç ataş pahası olunce, siz bulgur yeyiverin, biz pirinç yeriz deyivedin. Ektirtmedin, biçtirtmedin, sonunda mazot zammiynen çitçinin köküne kirpit suyu ekivedin. Bunca fukaralık dururken, Katar mı, matar mı neyim derken, çalığın, malığın işini bağlayıvedin. Emme velakin takımınnan mahgemeye düşüverince gari, sinirlenivedin; ha bre gavırlara goşturup yardım edin deyivedin. Ehaliyi seçimlerde baş tacı ederken, şincik ayaklarının altına alıvedin.
Eeeeee! Yetti gari!

Ula oğlum Abbas, deyiver hele, yolculuk nereye???

23/04/2008

Utanmayan varsa beri gelsin!


Kuzenim diye torpil geçiyorum sanmayın. Yazıyı hakkaten eğendiğim için siteye koyuyorum sayın arkadaşlar. Yiğit Bulut'un bugünkü Vatan gazetesindeki yazısı. Buyurun, okuyun...(Bu arada dikkatli arkadaşlar bu üslubu bir yerden hatırlayacaklardır. Bizim ailede genetik herhalde :))

Utanmayan varsa beri gelsin!

Hangi birini yazayım; Arapların peşinde para “dilenen” siyasetçileri mi? PKK’ya mayın satıp arkasından “eli şeyinde” Anıtkabir’i ziyaret eden ve hiç kimseden “tepki almayan” Avrupa Birliği temsilcilerini mi? Yoksa sosyal bozukluk ile ekonomik “geri kalmışlık” arasında siyaset tacirleri tarafından “sömürülenleri mi”? Ben en iyisi daha önce başladığım bir hikayeyi, biraz daha anlatayım, sonrasını birlikte sorgulayalım.

“...Mehmet, memur babasının maaşıyla tutabildiği en iyi evde oturduklarını biliyordu. Aklında birçok soru, kalbinde birçok istek vardı. Vardı ama yapabileceklerinin en iyisini yaptıklarını bilerek ailesiyle isteklerini paylaşmıyordu. Sabahları erkenden okula gider, derslerini tamamlar ve camdan bakıp hayal kurardı. Mühendis olmak, azgın suların üzerine köprüler kurmak istiyordu. Türkiye’nin liberalleştiği Turgut Özal yönetiminde depolitize edilerek uluslararası finans kapitalin insafına bırakılması için ana hazırlığın yapıldığı ilk yıllardı... Mehmet, okuldan çıkar eve gelip yemeğini yer ve evin hemen karşısındaki arsaya top oynamaya giderdi. Gerçi bugünlerde o arsanın hükümete yakın bir işadamına satıldığı ve izinlerin rahatlıkla alınarak oraya bir site yapılacağı konuşuluyordu. Yapabilecekleri fazla bir şey yoktu. Son güne kadar oynamaya devam edeceklerdi. Oysa onlardan çok uzaklarda, o arsa yani onların en değerli oyun alanları için paylaşım çoktan bitmişti. Çok geçmeden inşaat başladı ve 2 yıl içinde yeni sakinler evlerine taşındılar...

Mehmet, ilkokulu bitirmiş, ortaokula başlamıştı. Mahalledeki okula gidiyor ama kendine de her zaman şu soruyu soruyordu. Aynı semtte oturmalarına rağmen oyun alanlarına yapılan lüks sitede oturan çocuklardan neden hiçbiri onlarla aynı okula gitmiyordu? Bazıları bazen onlarla oynamaya gelir ve gittikleri okullara dair ilginç şeyler anlatırlardı, bunlar sınavla girilen, adları “Saint”, “Robert”, “Kolej” gibi daha önce duymadığı terimlerle dolu ilginç okullardı. Bir seferinde bir arkadaşı derse gelen rahibelerden bahsetmişti. Oysa onların okulda Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman bir ülke olduğu anlatılmamış mıydı? Zengin olmak demek böyle bir şey herhalde diye düşündü, paranla çocuğunu sömürge okuluna göndermek...

Bütün bunları algılamaya çalışırken çok dikkat ettiği bir detay daha vardı. Karşı sitede oturan arkadaşı Osman’ın babası işe hiç gitmez, özellikle ekonomik çalkantı dönemlerinde daha da bir keyifle dolaşırdı. Osman’a sordu ama aldığı cevabı da hiç anlayamadı. “Faizde parası var, onu çalıştırıyor” dedi Osman. O zamanlar Mehmet, Türkiye’nin dünyanın en yüksek faizini veren ülkesi olduğunu, Özal’ın başlattığı “ülkenin uluslararası finans kapitalin insafına bırakılma” sürecinin Kemal Derviş tarafından tamamlandığını, Erdoğan amcasının da son noktayı koyduğunu nereden bilecekti...

Üniversite sınavı yapıldı, karşı sitedeki arkadaşları da o da sınavı kazanamadılar. Ama bir fark vardı: Onları bekleyen özel üniversiteler, o da olmazsa Amerika, Avrupa vardı. Sonunda Mehmet dağların yolunu tuttu. O, dağları beklerken, ülkesi 80 yılda yarattığı bütün kamu değerlerini sattı. Hatta babası dahi bu dönemde işsiz kaldı. Sıcak paranın kârı patladı, karşı sitedeki Osman’ın babasının faizdeki parası daha da büyüdü...

Sonuç: O dağları beklerken, onun korumak için can verdiği ülkesinin bazı önde gelenleri, Suudi Kralı’nın dizinin dibinde daha çok “Arap parası gelsin” diye yalvardılar! O da yetmedi “Barosso diye bir adam” gelip, PKK’ya Avrupa’dan verilen mayınları anlatma gereği duymadan, ülkenin “seçilmişlerine” nasihat verdi! Son söz: Bir sabah Mehmet’in tabutu geldi. O bu ülke için canını verdi. Ama asıl soru ortada kaldı, bu sistem ona ne verdi? Sistemde “ezilmişin oyuyla iktidar olanlar”, nasıl bu kadar ezenden oluverdi... Çarpıklığın sadece bir nokta kadarını sizlere aktardım. Yazdıklarımın birçoğunu da utandığım için kaldırdım... Gerisini siz yazın! Not: Bu yazıyı yazdığım saatte gelen son dakika haberi; “...PKK tarafından Şemdinli, Aktütün köyü kırsalına döşenen mayının patlaması sonucu, uzman çavuş Bekir Atacan, Piyade Onbaşı Habip Özkaya, Piyade Komando Çavuş Tuncay Özdemir şehit oldu... “...

Eli şeyinde” Anıtkabiri ziyaret eden “Barosso” denen “?’e” soruyorum; “Bu mayın ne marka biliyor musun?” Elini şeyinden çekip düşünmeye vakit bulamadıysan ben söyleyeyim; Avrupa malı!

13/04/2008

Yılın fıkrası :))


Uluslararası cerrahlar konferansi bittikten sonra bir Amerikali, bir Ingiliz bir de Türk cerrah beraber bir seyler icmeye giderler.Ingiliz baslar anlatmaya:- 'Gecen gün bir is kazasi gecirmis birinigetirdiler.Adam presin içine sikismis. Sadece sol kücük parmagi vardi. Bizim elemanlarimiz öyle iyi calistilar ki, önce parmaga bir el, sonra kol, sonra da vücut yaptilar. Adam taburcu olunca o kadar verimli bir isci oldu ki onun yüzünden 5 isci issiz kaldi'Amerikali söz alir:-'Bana ise gecen gün bir sac getirdiler. Adamnükleer reaktörün icinde kalmis. Sadece saci vardi. Oldukca iyi bir calisma ile önce saca bir bas, sonra vücut vs. yaptik. Adam taburcu oldugunda o kadar verimli oldu ki onun yüzünden 20 kisi issiz kaldi'Türk söz alir:-'Yillar once, bir gun yolda gidiyordum. Bir osuruk kokusu aldim. Hemen osurugu bir cantaya doldurdum. Laboratuara gidip o osuruga uygun bir döt deligi yaptik. Sonra delige uygun bir döt yaptik. En sonunda döte uygun bir vücud yaptik. Ortaya bir adam cikti. Başbakan oldu. Bütün ülke simdi onun yüzünden issiz !'

11/04/2008

10 Nisan laiklik günü kutlu olsun!!!


Başlık günün anlam ve önemini hatırlatmak içindi. Ama alıntıladığım yazı laiklikle değil, "bağımsızlık"la ilgili daha ziyade. Buyurun okuyun:

Gittikleri gibi gelirler...

"Türkiye’yi yok etmeye girişenler, ıslah etmek, uygarlaştırmak gibi bahanelerle, Türkiye’nin yönetimine sızmışlardı...Bu düşüş, aczle başlamıştı. Türk halkının her nasılsa başına geçmiş insanlar, susmaya mahkûmmuş gibi, korkak ve mütereddittiler. Fikir adamları, kendi kendimize adam olma ihtimalimiz yoktur, diyordu. Onlar bizi idare etsin, diyorlardı. Bunun etkisinde kalarak, milletin de zihni bozulmuştu. Durumu düzeltmek için, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıkmıştı... Oysa, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir."

1922.Mustafa Kemal.TBMM konuşmasından...

2008.AB Komisyonu Başkanı.TBMM konuşmasından:
"Türk halkının reformlara ihtiyacı var. Dört gözle beklediğimiz reformları teşvik etmek, cesaretlendirmek için buradayız."

Aynı dakikalarda...IMF Başkanı:
"Türkiye’nin sosyal güvenlik reformunu başarıyla tamamlayacağından eminiz, arkanızdayız."

Yılmaz Özdil/10.04.08/Hürriyet

06/04/2008

Anadolu'ya kaplicaci engeli...

Anadolu-München 6 Nisan'da gittigi Bad Tölz deplasmanindan eli bos döndü. Bad Tölz'ün temiz havasinda ve yesil cayirlarinda yetismis iri rakibi karsinda fizik olarak zayif kalan Anadolu, ilk ceyrekde yakalidigi üstünlügü macin devamina tasiyamadi. Bad Tölz grubu namalup olarak bitirerek Kreisliga A'da oynama hakki kazandi. Anadolu iyi mücadele ettigi '08 sezonunda 8 puan ile Kresliga grubunu 3. olarak bitirdi. Üst lige cikma hayallerini bir sonraki sezona birakan Anadolu-München oyunculari, takimimiz her gecen gun daha uyumlu bir oyun sergiliyor, gelecek sezon hedefimiz birincilik dediler.

Hamsili Pilav

Hamsili pilav tarifi:

hamsiler ayiklanir kilciklari cikarilir, kelebek seklinde acilir...




esinizin yaptigi sahane ic pilavin etrafina sarilir, firina verilir...



Tepsi ters cevrilerek kalip halinde cikarilir...



Esinizin yaptigi supersonik salata ile...



yenir... yenir... yenir... (3 porsiyon yedim o yuzden 3 kere yazdim ;)

03/04/2008

Tutanak


Artık şu blogu güncelleyelim bi arkadaşlar. Kendiniz bir şey yazamıyorsanız da enteresan bazı şeyleri paylaşabilirsiniz...

Tr'deki güncel havadislerden biri artık trafik kazalarından sonra vatandaşın kendi arasında tutanak tutacak olması...Bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılmakta. Bu konudaki en özlü sözü geçen gün bir kamyon şoförü söyledi: "Abi artık biz birbirimizi vururuz, kazada ölmeyenler de böyle ölür."

Bekir Coşkun'un bugünkü yazısı da bu konuda. Bana matrak geldi, buyurun okuyun:

Tutanak...

ÇARPIŞMIŞ arabaların çevresinde koşuşturup kalem arayan iki Türk görürseniz, demek ki "tutanak" tutacaklar.Bu kaza yerinde "tutanak tutma" uygulaması, demokrasimiz ile yakından ilgilidir. Halkımızın bugünlerde çok konuşulan demokrasiden ne anladığını ve uzlaşı becerisini ölçmek açısından...Üniformalılara gerek kalmadan, sivil çözüm ile anlaşma sağlanmasının en mikro deneyimi bu. İki Türk anlaşırsa, Türkiye anlaşır. (.....)

Ve kalem bulunur.Trafiği tıkamış yolun ortasındaki otomobilin kaputuna eğilmiş on beş kişi görürseniz, en alttaki tutanağı yazan, öbürleri de "Sonra başka bir şey yazmasın" diye bakanlardır.Bu uygulama "trafik tıkanmasın" diye düşünülmüştür.Kaputun üzerine abanmışlar, arada bir açılıp yarım saat kadar tartıştıktan sonra yeniden kapanırlar tutanağın üzerine.

Misal; uzlaşarak yapılması gereken şu tespit:"Kim vurdu?.."Bunun yanıtı her iki taraf için de "Durduğum yerde geldi vurdu, insan biraz önüne bakar..." şeklindedir, ikinci görüş ise şöyledir:"Kör değiliz, insan arkasına bakar..."

İkinci uzlaşma konusu:"Geçiş hakkı kimindi?.."Bunun en makul yanıtı, "Geçerken sana mı soracaktım?.." ile "Yol babanın malı değil yani..."dir.

Sıra gelir iki sürücünün kaza yeri krokisi çizmesine; ki babaların çocuklarına çizdikleri otomobil resimleri hep deprem geçirmiş apartmana benzediği için, geriye kalır krokiye bakan sigortacıların, o çizimde gözüken balina balığının orada ne aradığını bulmaları...

Bir diğeri; kaza yerinin fotoğrafla tespiti...Hanım sürücülerin, fotoğraf çekileceğini duymaları ile birlikte kuaföre koşmaları yanında... Beylerin fotoğraf makinesine pil almaya gitmeleri "trafiğin tıkanmaması için" bulunan bu yöntemin kaçınılmazıdır.

Ya durup dururken direğe çarpanların durumu?O zaman bir başka yerde, bir başka direğe çarpan bulmaya kalıyor iş... Ki otomobiller yan yana getirilip "tutanak" tutulsun.Burada da "Peki, birbirinizin tavanına nasıl çarptınız?" sorusuna yanıt bulmak sigortacılara kalıyor.

(.........)

Bence iyi bakın; aslında halkımızın "demokrasi tutanağıdır" bu...

Bekir Coşkun/Hürriyet/03.04.08

24/11/2007

Münchener Freiheit'ta Anadolu rüzgari!


FC Anadolu München - TSV Schwabing karsisinda sergiledigi akilli oyunuyla rakibi 70-43 yenerek bu ligde ben de varim dedi.

Kendi sahasinda oynamanin avantajini kullanan Anadolu, tecrübeli rakibi karsisinda iyi defans ve hizli hücumlar ile oyun boyunca üstünlügünü korudu. Anadolu sezonun ilk macinda Schleissheim'in yüksek yüzdeli sutörlerini durduramayarak sezona malubiyet ile baslamisti.

Anadolu oyunculari "Hakettigimiz bir galibiyetti, 3 Aralik'daki 1860 München macini da alarak Münih'deki Anadolu rüzgarini devam ettirmek istiyoruz." dediler.

24/04/2007

AKP'nin Cumhurbaşkanı Adayı Belli Oldu!


Başbakan R. Tayyip Erdoğan, az önce partisinin adayını açıkladı: Abdullah Gül! Çelik çomak oyununa çevirdikleri Cumhurbaşkanlığı seçimi, vatana millete hayırlı olsun! Ya da buyrun cenaze namazına!

06/03/2007

Pamuk, Nobel ve saire...


Edebiyatçılığı artık “Nobel” ödülüyle de tüm dünyaca tescillenmiş yazarımız Orhan Pamuk’un “İstanbul, Şehir ve Hatıralar” adlı son eserini henüz okuma fırsatı bulmuş olup bendeniz, adı geçen ve bir zamanlar “en çok satan ama en az okunan yazar” olarak nitelendirilen yazarımızın, şimdiye kadar başladığım tüm eserlerini bitirebilen “nadir” okuyuculardanımdır ve de zinhar kendim gibi bir O.Pamuk okuyucusuna da nadiren rastlamışımdır; fakat bu yazının konusu bu değil.

Yukarıdaki bir paragraflık cümleyi aşıp da bu paragrafa gelebildiyseniz, kendinizle gururlanabilirsiniz; zira o cümleyi herhangi bir O.Pamuk kitabını bitirebilmiş bir okurun gururunu kısa yoldan ve “ruhunuzu acılara gark etmeden” yaşayabilmeniz için yazdım. Bu yazının yazılış nedeni asla Orhan Pamuk’un “Nobel”i gerçekten hak edip etmediğini tartışmak veya onun hakkında milyon kez söylenmiş klişeleri bir kez daha tekrarlamak değil; kendisinin bir değil, birkaç kitabını okumuş biri olarak onun romancılığı hakkında içimden gelen “bir şeyler yazma” isteğini engelleyememiş olmamdır.

Her kitapseverin edebi eserlerle olan ilişkisi eminim ki kendincedir. Kimi okuyucu kendini okuduğu eserin büyüsüne kaptırır gider ve yalnızca bu işten aldığı “haz”la ilgilenir. Bu, elbette benim için de geçerli; ancak beni sıradan okur olmaktan çıkaran şey, zaman içerisinde o eserin büyüsüne kapılıp gitmekle yetinmeyip o “büyü” nün-kullanılan dil olsun, eserin kurgusu olsun- nasıl yaratıldığıyla da ilgilenmeye başlamam oldu. Belki de “dilci”olduğum içindir ama “edebi eser dili”nin bana ifadesi şudur ki; sıradan algısıyla dil benim için bir “illüzyon” ise “şiir”deki ya da “roman”daki dil “sihir”in ta kendisidir! Ancak “sanat” var olan bir gerçekliği gerçek üstü bir şeye dönüştürebilir ve edebiyatta da yazar, “dil”i “gerçeküstülük” mertebesine taşıyan “sihirbaz”dır. Hal böyleyken, benim herhangi bir edebi eserden alacağım “dil” zevkinin en üst düzeyde olmasını, en azından bir“edebi metin” de düzgün bir Türkçe kullanılmasını beklemem ve metni okurken dil yanlışlarına takılmak istememem gayet doğaldır sevgili dostlar.

Bu beklentilerimin ışığında, Orhan Pamuk “yaratı”sının genel anlamda bende yarattığı etkiden bahsedecek olursak, durumumu: “kitabın ortasına kadar eserin içine girmeye çalışmak, yazarın yarattığı o büyüyü aramak, bulamayacağımı anladıktan sonra da ,‘dilin sihri’ni falan bir yana bırakıp zaman zaman ‘infial’duygusuna boğulacak kadar kötü kullanılan Türkçeye ağıt yakarak kitabın sonunu getirmeye çalışmak” olarak özetleyebiliriz! Hemen bu noktada “infial” kelimesinin anlamları hakkında bilgi verelim ki sözcüğü tesadüfen kullanmadığımız anlaşılsın. Bu sözcük:
1. Birine içerleme, gücenme, kızgınlık duyma.
2. Herhangi bir şeyden etkilenme.
3.Edilgi (Dışarıdan gelip bir şeyde belli bir değişiklik yapan şey veya bu işin sonucu.)
anlamlarına gelmektedir ve O.Pamuk ‘un eserlerinde kullandığı Türkçe, bende, sözcüğün yukarıda açıklanan üç anlamını da içerecek duyguların ortaya çıkmasına neden olmaktadır:
1. Yazara, dili bu denli kötü kullandığı için içerleme, gücenme, kızgınlık duyma.
2. Yazarın “kötü” Türkçesinden olumsuz yönde etkilenme.
3. Kitabı okuyup –nihayet-bitirebildikten sonra beyin kimyamın değişmesi.
O halde, yazarın, yukarıda sözü geçen son eserinden örnekler vererek bende “infial” yaratan bu yanlışlarını başlıklar altında kısaca incelemeye çalışalım:
1. Sentaks (Sözdizimi) yanlışları: Ana diline hakim olan ve yabancı dil öğrenen herkes bilir ki bir dilde sözcükler tesadüfen bir araya getirilmez. Ben 4 aydır Almanca öğreniyorum ve kursta üzerinde en titizlikle durulan konulardan biri de bu “sözdizimi” mevzusu. Ne yazık ki bu, eserde bir değil, iki değil, sıklıkla tekrarlanan bir hata; ancak biz tek örnekle yetinelim: “Dört Hüzünlü Yalnız Yazar” (s.106) Eserde bölüm başlığı olarak kullanılan bu ifadeden, dört tane hüznü olan yalnız bir yazardan bahsedildiği anlamı çıkıyor. Halbuki Pamuk, eserini İstanbul’u “hüzün” kavramıyla özdeşleştiren dört yazar (Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşad Ekrem Koçu) üzerine kurmuş. Yok eğer bu ifadeyle “üzerinde bu dört yazarın hüznünü de toplamış yalnız bir yazar” olarak “kendi”ni kastetmek suretiyle şiirsel bir ifade yakalamaya çalışıyorsa bunu ‘Dört Hüzünlü’Yalnız Yazar olarak ifade edebilir, tırnak işaretleriyle bizi bu ikileme düşmekten kurtabilirdi. Böyle yapmadığı için bir okuyucu olarak ben çelişkiye düşüyor ve “zorlama” bir tonda o şiirsel ifadeye varmaya çalışıyorum ki o da Pamuk’un değil “benim şiir yeteneğim” sayesinde mümkün olabiliyor. :)
Kaldı ki eserin birçok cümlesinde karşımıza çıkan benzer sözdizimi hataları, bunun şairanelikle ilgisi olmadığı, tersine dilin “fütursuzca” kullanıldığı kanısını güçlendiriyor ne yazık ki.
2. Anlatım Bozukluğu: “ Resimlerimi bitirmek için kullandığım gemi dumanlarının biçimlerine dikkat ettiği ve onları Duygusal Eğitim adlı romanının açılış cümlesinde tasvir ettiği için (başka nedenlerle de) Flaubert’i çok severim.” (s.265) Cümleyi dikkatle incelediğimizde görüyoruz ki 19.yy.ın en önemli romancılarından biri olan Fransız yazar, Pamuk’un çağdaşı olmuştur ve hatta Duygusal Eğitim adlı romanının açılış cümlesinde Orhan Pamuk’un resimlerinden bahsetmektedir; onun çizdiği gemi dumanlarının biçimlerine dikkat etmiş ve bunları tasvir etmiştir! Halbuki cümleyi: “Resimlerimi bitirmek için kullandığım gemi dumanlarının biçimleri, benim gibi, Flaubert’in de dikkatini çektiği ve onları Duygusal Eğitim adlı romanının açılış cümlesinde tasvir ettiği için Flaubert’i çok severim.” şeklinde kurmuş olsa, Flaubert’i tanımayan ya da onun kaçıncı yy.da yaşadığını bilmeyen okuyucuyu yanılgıya düşmekten tartışmasız bir biçimde kurtarmış olurdu. Ne yazık ki bu romanda da yazarın başka romanlarında da bunun gibi “savruk” ifadelere sıklıkla rastlıyoruz!
3. Kavramları karıştırma: Yazarın bu sorununu sanırım ilk kez ben dile getirmiyorum.Romanlarından birindeki “çaydanlık” ve “demlik” örneği verilerek, yazarımızın en basit gündelik kavramları dahi birbirine karıştırmak gibi bir sorunu olduğundan daha önce bahsedilmişti. Bu romanında da, dil açısından bir ilkokul öğrencisinin dahi yapmayacağı bir kavram hatası var: “ 1952’de İtalya’da Taranto’da yapılmış ve adları bahçe ekiyle biten İngiliz yapımı Fenerbahçe ve Dolmabahçe adlı diğer iki kardeşinden –tıpkı babamın yaptığı gibi-dikkatli bir bakışla ve bacasının yassılığı sayesinde ayırabildiğim Paşabahçe’yi kendi uğurlu gemim olarak benimsedim...” (s.261) Şimdi bu cümledeki hatayı açıklamaya bile gerek yok ama gene de söyleyelim: Dilimizde “bahçe” eki yoktur; “bahçe” sözcüğü vardır ve “Fenerbahçe, Dolmabahçe, Paşabahçe” sözcükleri ekle türetilmemişlerdir, iki sözcüğün birleşmesi sonucu oluşturulmuşlardır. Dolayısıyla bunlar “Birleşik sözcük”tür. Ben lise öğretmeniyken aynı hatayı bir öğrencim yapsa sınıfını geçemezdi edebiyat dersinden! Buna “dikkatsizlik” falan da diyemeyiz; zira mürekkep yalamamış biri bile sözcükle eki birbirine karıştırmaz. O dili konuşuyorsa, bu ayrımı “içgüdüsel” olarak yapar. Haliyle de bu ayrımı bir yazarın yapamaması, bende fazlasıyla “infial” yaratır sevgili dostlar...Fakat yine de kendi dilindeki “sözcük” le “ek” kavramını karıştıran birinin İtalya’nın “Taranto” şehriyle Kanada’nın “Toronto” şehrini karıştırmamış olması son derece sevindiricidir ki bu konudaki takdirlerimi de belirtmeden geçemeyeceğim efendim. En azından bu hususta teselli buluyoruz. :)
4. Noktalama Eksikliği: Bu, zaten neredeyse her cümlede karşımıza çıkan bir sorun; o nedenle ayrıca örnek vermiyorum; ama ille de istenirse 1. maddedeki örnek bu madde için de geçerli olacaktır. Noktalama işaretlerine pek yüz vermemesi, Pamuk’un eserlerinde, Türk edebiyatında noktalama işaretlerini ilk kez kullanmış olan Şinasi’nin kemiklerini sızlatacak kadar sıradan ifade bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır ve bu da yukarıdaki diğer başlıklarda belirtilen “basit hata”lar kadar üzücüdür!

Görüldüğü üzere, dil yanlışlarından eserin edebi değerini sorgulamaya maalesef sıra gelmedi. O konuda da söylenecek çok şey var, belki başka bir yazının konusu olur, ama şahsi kanaatim olarak, yazarın eserlerinde belirgin bir düşüş olduğunu, eserlerin giderek tatsızlaştığını, özgün olmaktan çıktığını, kısacası edebi anlamda kabak tadı vermeye başladığını belirtebilirim. “Edebiyat” ve “dil” değeri açısından, Orhan Pamuk, bende yukarıda bahsettiğim “infial” sözcüğünün üç anlamına dördüncü bir anlam ekleme başarısı göstermiştir ki bu dördüncü anlamı, içkiyle arası yalnızca “akşam” vakitlerinde iyi olan biri olarak kısaca şöyle tanımlayabilirim: bir “öğlen rakısı” içmek isteyecek kadar efkarlanmak!

Bütün bu “kızgınlık”, “kötü etki”, “kimya bozulması” ve “öğlen rakısı efkarı”ndan çıkarabileceğim iyi bir sonuç var yine de: Vasat bir yazarımız bile “Nobel” alabiliyorsa edebiyatımızda İhsan Oktay Anar gibi, Vecdi Çıracıoğlu gibi (Yaşar Kemal Usta’yı zaten söylemeye bile gerek yok, o bir kült romancı!), romancıların olduğunu bilmek, Türk edebiyatının “Nobel”i de “dünya edebiyatını” da aştığının önemli bir göstergesi. Gururla bildiririm... :)

One day in Europe



ZDF'de ilginç bir film vardı dün aksam...süper bir film değildi ama sürekli Türkler ve Galatasaray ile ilgili şeyler duyunca izlemeye karar verdim...Kısaca; 4 farklı sehirde ( Moskova, İstanbul, Santiago de Compostela /İspanya ve Berlin ) es zamanlı olarak meydana gelen turistlerin soyulmaları yada yalandan öyle davranmaları ile gelişen olaylar ve o ülkelerin polisleriyle yasanan dialoglar... Bu olaylar sırasında bu dört şehri birbirine baglayan da bir mac.. sanırım Sampiyonlar ligi macı... Maç Moskova'da Galatasaray ile Dep. La Coruna arasında oynanıyor ve Berlin'de yönetmenin sehri oldugu için filmde herhalde... Filmin başını yani ilk şehir olan Moskova'yı kaçırdım ama devamına ait kısa notlar;
Santiago'da polisle bar'da oturan adamın dialoğu..
- La coruna kime karsı oynuyor?
- Galatasaray
- Hıh..Türklere karsı Türkler yani.. (deportivo la coruna taraftarlarina İspanya da ezeli rakipleri galiçya bölgesi celta vigo lular tarafindan türk (el turcos) lakabinin takildigini ve deportivo maçlarinda her zaman coruna taraftarlarinin türk bayragi açtigini hatırlatalım)

Filmin Türkçeye "Avrupa'da bir gun; canım Türkiyem" gibi gerzek bir şekilde çevrilmesi yanında İspanyada "Galatasaray Depor" diye çevrilmiştir ki resimdeki iki afişten biridir.

Arka planda sürekli devam eden maç en son penaltılarla 5-5 biter ve filmin süresi maç sonucunu öğrenmek için yeterli olmaz...yönetmen bu filmin sonunda kupayı kimin kazandığının neden belirsiz olduğu sorusunun yanıtı olarak "eğer herhangi bir takım kazansaydı filmin sonunu çekebilmek için yaklaşık 4000 kişilik bir figüran ekibine ihtiyacımız olacaktı ve bunu yapabilecek güce sahip değildik." cevabını vermiştir.

Trailer: http://www.babadu.com/peliculas/5/45/trailer.php

Eğer film festivallerinde denk gelmediyseniz bi yerden bulup izleyin ama çok da uğraşmayın...@

05/03/2007

Portakal



Yemeden önce soyulması gereken her meyvenin kendine özgü bir soyulma şekli vardır. Ör: Portakalı soymak için genelde kabuğunu dört eşit parçaya bölmeye yarayan klasik bir yöntem vardır ki herhalde çoğunuz bunu kullanırsınız. Tabi bu yöntem uygulanırken bazı şeylere de dikkat etmek gerekir. Eğer portakalın kabuğu makul ölçüde kalın değilse bıçağın ucu portakalın sulu kısmını yırtar ve soyulma esnasında elleri yapış yapış eden sıvının akmasına sebep olur. Kabuğun soyulmasından sonra yine portakala zarar vermeden doğal dilimlerini ayırmaya sıra gelir, bu esnada ilk ayırım çok önemlidir çünkü aralarda bolca bulunan iç beyaz doku yüzünden ayırım işlemi de kabusa dönüşebilir ve yine yırtılmalar ve sıvının ellere yayılması olayı gerçekleşebilir. Herneyse bir şekilde soyulmuş olan portakal akabinde hapur hupur yenir. Buraya kadar olan kısımda normal bir potakalın soyulma şekli ve yenmesini irdeledik, şimdi de bunu nasıl değişik bir hale getiririz ona bakıcaz.
Bence portakaldan alınan lezzeti en az %35 arttıran dış kabuklarıyla kesme yöntemi gayet başarılıdır. Yenecek olan portakal önce yatay hale getirilir ve resimde görünen şekilde yuvarlaklar halinde bi güzel kesilir, daha sonra her bir daire portakal dilimi yarıya bölünür ki ağız yapısına göre ısırması ve gerekirse emmesi kolay hale gelir. Bu şekilde en az 2 adet orta boy portakal çok rahat ham hum yenir. Tek sorun, diğerine göre bu yöntemle sıvının ellere bulaşması olayı kuvvetle muhtemel olacağından daima yanınızda peçete bulunması faydalı olacaktır...@

01/02/2007

Che ile Fidel Castro


Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:

"ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin kullanmalıyız"

yönünde söylev verirken

"aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?"

der. Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır. Fidel bunun üzerinde Che ye

"senin ekonomiden anladığını bilmiyordum"

der. Che tarihi yanıtını verir

"ben senin aranızda iyi bir komünist var mı? dediğini sanmıştım...

NOT: Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile "comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir...@

23/01/2007

Lock, Stock and Two Smoking Barrels


Yıllar önce izlediğimiz ve çok başarılı olan bu filmi dün akşam tekrar izledik. Bir ihtimal, hala bu filmi izlememiş biri varsa diye buraya yazıyorum ki hemen gidip izlesin. Konusu, oyuncuları ve yapımcısı / yönetmeni açısından LS&2SB’a yakın birkaç film; Snatch, Mean Machine.
Filmden güzel bir replik;... :)
Rory Breaker: If you hold back anything, I'll kill ya. If you bend the truth or I think your bending the truth, I'll kill ya. If you forget anything I'll kill ya. In fact, you're gonna have to work very hard to stay alive, Nick. Now do you understand everything I've said? Because if you don't, I'll kill ya…@

21/01/2007

Hrant Dink'in Anısına...




İki gündür Türkiye'de Türkiye Ermenileri'nin sesi olarak bilinen, Agos gazetesinin genel yayın yönetmeni, Hrant Dink'in öldürülmesinin şoku yaşanıyor. Gazetelerde o bildik klişeler, hükümet adamları hep aynı mavalı okumakta: Kanı yerde kalmayacak! Nitekim, katili de yakaladılar: 17 yaşında Trabzonlu bir çocuk! Birkaç ay önce aynı Trabzon'da Rahip Santaro da 16 yaşında bir sabi tarafından öldürülmüştü, şu tesadüfe bakın! Bu şuursuz çocuğu da alıp alıp hapse tıkacaklar öteki gibi ; zaten mevcut yasaya göre yaşının küçük olması, iyi hal indirimi bilmem ne derken en fazla on yıl yatacakmış. Belli ki bunun da üstü örtülecek diğerleri gibi; gerçek katiller bile bile ortaya çıkartılmayacak yine; yıllardır bütün suikastlerde, cinayetlerde yapıldığı gibi. Ve milyon tane komplo teorisi yazılıp çizilecek: "ABD yapmıştır! AB'nin işidir! Yok, derin devletin parmağı var! Ermeni diasporası öldürtmüştür!" gibisinden..

Ben bunları söylemek, duymak, dinlemek istemiyorum. Yüreğimden taşan ağıtı dinlemek istiyorum yalnız. İçimde kırılan şeyin acısını duymak istiyorum sadece; çünkü acımı hafifletmiyor söylenen hiçbir söz. Boğazımdaki düğümü çözmüyor gazete haberleri ve hiçbir sözcük anlatmıyor içimdeki çaresizliği; kelimeler kifayetsiz kalıyor. Alnımdaki katmerlenmiş utancı silmiyor milletçe akıttığımız timsah gözyaşları... Sessizce yutkunuyorum sözcükleri, yıllanmış bir acıyı içime atarcasına. "Akrebin gözleri"ni "güvercinin ensesi"nde hissediyorum. Çaresiz, şiire sığınmak lazım:

"Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarsın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını,
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup,
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm,
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak,
kabahat senin,
-demeğe de dilim varmıyor ama-
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!"
Nazım Hikmet